BİR İSTİKAMET OLARAK HAKİKAT
Hayatım boyunca beni en fazla uğraştıran şeyin mutluluk değil, hakikat olduğunu düşünüyorum. Mutlu olmak, sevilmek, güvende hissetmek, yaptığım işin karşılığını görmek istedim; hâlâ da istiyorum. Fakat hayat iyi giderken bile içimde çalışan soru değişmedi: Gördüğüm şey, anladığım şey, gerçekten var olanın ne kadarı? Bir insan yüzünden, bir hayat başına gelenlerden, bir beden dış çizgisinden ibaret olabilir mi? Görünen, hakikatin kendisi midir; yoksa ona açılırken onu örten bir yüzey mi?
Bu benim için zihinsel bir oyun değil. Dünyada bulunma biçimim. Bir yüzde henüz bilmediğim yılların ağırlığını, bir bedende arzunun, korkunun ve hafızanın izini; kapalı görünen bir biçimde henüz açılmamış bir ihtimali seziyorum. Gözün gördüğüyle var olanın bütünü arasındaki mesafe beni hem tedirgin ediyor hem çağırıyor. Ressamlığımın, elime fırça almamdan önce, bu yetinmeyişte başladığını neredeyse biliyorum.
Dünyayı yeniden göstermek için resim yapmıyorum. Dünya zaten görünür. Ben, görünürlüğün neden hiçbir zaman tek başına yetmediğine bakıyorum.
Hakikat benim için ele geçirilip elde tutulacak bir nesne değil. Ona sahip olduğumu söylediğim anda onu kendi ölçülerime küçültmüş olurum. Bu yüzden hakikate yaklaşmak, kesinlik biriktirmekten çok bakışımın sınırını tanımayı gerektiriyor: Gördüğümü ciddiye almak, fakat gördüğümün her şey olmadığını bilmek. Beni ayakta tutan bütün cevapları bulmuş olmak değil, hangi yöne dönmem gerektiğini unutmamak. Merkezim değişmez bir biçimden çok bir istikamet: Hakikate doğru. Ona hükmetmek için değil, yakınında daha uyanık durabilmek için.
Resim bu uyanıklığın biçimi. Bazen bir renkte, bazen bozulmuş bir oranda, bazen de birbirine yaklaşan iki şeyin arasındaki gerilimde beliriyor. Başlamadan önce ne aradığımı bütünüyle bilmiyorum. Bilseydim resim yalnızca bildiğimin tekrarı olurdu. Ben, bildiğim yerde durmak istemiyorum.
ZİHNİN CAMI
Şizoafektivite hayatımdan geçiyor; zamanın dokusunu ve gerçekliğe duyduğum güveni değiştirecek kadar derinden geçiyor. Bunu saklamıyorum, fakat ondan kendime bir kimlik de kurmuyorum. Hastalık gizli bir bilgelik de değildir ve acı da insanı kendiliğinden derinleştirmez. Yine de bazı deneyimler insanı, başkalarının çoğu zaman düşünmeden kullandığı kelimelerin içine kadar götürür. Benim için o kelimelerden biri gerçekliktir.
İnsan dünyayı doğrudan yaşamaz; dünya önce zihinden geçer. Göz görür, kulak duyar fakat anlamı zihin kurar. Hafıza seçer, korku büyütür, arzu eksik olanı tamamlar. Benim deneyimimde bazen bu düzenin ayarları değişti. İçeride doğan bir anlam dışarıdan gelmiş kadar kesinleşti; manalar birbirini çağırdı, düşünce ile olgu arasındaki mesafe daraldı. Yanılgının dışarıdan bakıldığında yanılgı olduğunu, içeriden yaşandığında ise gerçeklik duygusuyla geldiğini öğrendim.
Emin olmak ile doğru olmak aynı şey değil.
Bu bilgi beni aklımdan uzaklaştırmadı; ona daha dikkatli yaklaşmayı öğretti. Çünkü aynı beyin yanılgıyı kurabildiği gibi dönüp kendi izlerini okuyabilir, kuşkulanabilir, yardım alabilir, düzeltebilir ve yeniden bakabilir. Aynı zihin kaybolur; sonra rengi ayırır, biçimi tartar, müziği duyar, sever, düşünür. Onu yalnızca aksadığı yerden tarif etmek, genişliğini tek bir âna hapsetmek olur.
İnsan dünyaya kendi zihninin içinden bakar ve baktığı pencerenin camını çoğu zaman görmez. Ben o camı gördüm. Bazen çatladığını da. Bu durum bana sade, ağır bir sorumluluk bıraktı: Gördüğümü ciddiye almak ama ona hemen teslim olmamak; görünmeyene açık kalmak ama onu kendi zihnimle doldurmamak; yanılabileceğimi bildiğim hâlde hakikatten vazgeçmemek. Yaşadığım bu durum benim trajik başlığım değil; taşıdığım ve beni bazı kelimeleri artık kolay kullanamayacağım bir yere indiren deneyimlerden biri.
İNANÇ, SIR VE SINIR
Allah’a ve ahirete inanıyorum. Bu inanç, bilmediğim yerleri acele cevaplarla doldurmak ya da karşılaştığım her acının sebebini bildiğimi ileri sürmek değil; insan bilgisinin sınırını kabul ederken hakikatin o sınırda bitmediğini bilmektir. Allah’ın bildiğini bildiğimi iddia etmem gülünç olurdu. İman, benim için sırrın ortadan kalkması değil, sırrın sahipsiz olmadığını bilmektir.
Her şeyi çözememem varlığın anlamsız olduğu anlamına gelmez. Hakikat, benim onu anlayamadığım yerde yok olmaz. İnancım bana kolay cevaplardan önce bir ölçü veriyor: Kendimi hakikatin sahibi değil, onun içinde yaşayan bir varlık olarak görmek. Bu, aklı küçültmez; akla yerini verir.
İçimde beliren her yoğun anlamı aşkın bir işaret saymamaya uğraşmak yaşamımın bir parçası; ruhsal yaşantının kuvvetini ilahi doğruluğun kanıtına çevirmiyorum. İnancım, algımın yanılmaz olduğu iddiasına değil, hakikatin benden daha büyük olduğuna dayanıyor. Görünmeyene kapımı kapatmıyorum. Fakat görünmeyen adına kendi zihnimin ürettiğini de kutsamıyorum.
Ölümü hiçlik olarak görmüyorum. Ahirete inanmak bu dünyayı önemsizleştirmiyor; onu emanet hâline getiriyor. Zamanım, bedenim, zihnim ve yeteneğim sonsuzca tüketmek üzere bana verilmiş mülkler değil. Bu yüzden giderek daha çok şu soruyla yaşıyorum: Bana verilenle ben ne yaptım? Kendimi yargılamak için değil, kalan hayatımı uyanık tutmak için.
Resim yapmak da bu sorunun içinde. Yeteneği bir üstünlük belgesi gibi taşımak istemiyorum. O, karşılığı çalışarak verilecek bir sorumluluk. Her tuvalde inancımı anlatmak zorunda değilim; zaten inanç, konusu olmadığı bir resmin de bakışında bulunabilir. Sınırı bilmekte. Varlığı sahiplenmemekte. Görüneni son söz saymamakta.
BEDENİN HAFIZASI
Anatomi önemlidir; fakat anatomik doğruluk insan hakikatinin tamamı değildir. İnsan bedenini bir anatomi kitabındaki gibi yaşamaz. Korktuğunda başka, arzuladığında başka, utandığında, yas tuttuğunda, yaşlandığında ya da aynadaki suretine yabancılaştığında başka bir bedendir. Ölçüler değişmemiş olabilir. Yaşanan beden değişmiştir.
Bu yüzden resimde bir oranı bozduğumda mutlaka yanlış bir beden yaptığımı düşünmüyorum. Bazen görünüşe sadakat, yaşantıya ihanet edebilir. Bazen çizginin yön değiştirmesi, gövdenin ağırlığının başka bir yere taşınması, yüzün geri çekilmesi ya da biçimin çevresindeki alanın beklenmedik biçimde yoğunlaşması, gözün gördüğünden daha içeride bulunan bir şeye yaklaşır. Sorum şu: Bir şey görünüşteki doğruluğunu kaybederek daha derin bir doğruluğa ulaşabilir mi?
Bir portre bir insana kusursuzca benzeyebilir ve o insandan hiçbir şey bilmeyebilir. Başka bir resim benzerliğin düzenini kesintiye uğratır, fakat varlığın sessiz bir düğümüne dokunur. Benim hareket alanım bu mesafe. Figürü dönüştürmem bedeni küçümsememden değil, onu görünen biçiminden daha geniş bulmamdan doğuyor.
Beden resimlerimde bazen belirgin, bazen iz hâlinde, bazen de bütünüyle çekilmiş olabilir. Ama bedensizlik yoktur. Boyanın ağırlığı, çizginin hızı, yüzeyde biriken ve birbirini iten renkler de bedene aittir. Soyut dediğimiz yerde bile elin kararı, kolun hareketi, nefesin ritmi vardır. Resim yalnızca bir görüntü değil; yapılmış bir şeydir. Kendi maddesini saklamaz.
Bir bedenin karşısında durduğumda yalnızca ona bakmıyorum; bakışımın ona ne yaptığını da sorguluyorum. Onu arzuma, korkuma ya da hükmüme mi çeviriyorum, yoksa benden bağımsız varlığına yer mi açıyorum? Resimdeki sorumluluk burada başlıyor. Görmek, sahip olmak değildir. Bazen gerçekten görebilmek için kendi bakışının gürültüsünü azaltmak, figürün senden sakladığı şeye de saygı duymak gerekir.
RESMİN BİLDİĞİ
‘Kendimi ifade etmek için resim yapıyorum’ cümlesi bana yetmiyor. Elbette resmin içindeyim: Elim, gözüm, geçmişim, korkularım, renk karşısındaki iştahım, seçimlerim ve vazgeçtiklerim. Fakat resim yalnızca içimde olanı dışarı aktarsaydı genişletilmiş bir günlük sayfasından ibaret kalırdı. Ben, benden geçen ama bana ait kalmayan şeyle ilgileniyorum.
Bir niyetle başlarım. Sonra yüzey karşılık verir. Renk başka bir rengi değiştirir; çizgi kendi yönünü bulur; örttüğüm şey alttan konuşur; silmek istediğim iz, resmin taşıyıcılarından birine dönüşür. Her tesadüfü anlam sanmıyorum, her hatayı kutsamıyorum. Fakat kontrolü de sanatın tek ölçüsü saymıyorum. Ressam bazen ne söylemek istediğini o kadar iyi bilir ki resmin söyleyebileceği daha geniş şeyi duyamaz.
Bildiğimi resmetmiyorum. Resim benden daha fazlasını bilene kadar onunla kalıyorum.
Bu benim için güzel bir söz değil, çalışma ahlakı. Resmin benden daha fazlasını bilmesi ona büyülü bir bilinç vermek değildir; malzemenin, biçimin, rengin ve henüz kavramadığım kararlarımın başlangıçtaki niyetimi aşmasına izin vermektir. Kendi elimden çıkmış olanın karşısında yeniden izleyici olabilmek istiyorum. Resim bana yalnızca söylediğimi geri vermesin. Söyleyebileceğimi bilmediğim şeyi de göstersin.
Ressamın asıl malzemesi belki boya değil, dikkattir. Boya, dikkatin görünür hâli. Ressam neye baktığı kadar nasıl baktığını; neyi seçtiğini, neyi dışarıda bıraktığını, nerede durduğunu ve hangi uyumu bozmayı göze aldığını da resmeder. Alışmış göz adlandırır ve geçer. Ben geçmek istemiyorum.
Kendime iki cümle bırakıyorum: Kapanma. Her gördüğüne inanma. Biri beni dünyaya geçirgen tutuyor, öteki açıklığımı teslimiyetten koruyor. Sanatım bu gerilimi çözmüyor. Onun içinde kalıyor.
KESİNTİDEN SONRA
Yıllar sonra resme dönüşüm kaldığım yerden devam etmek değildi. İnsan aynı yere dönemez; çünkü dönen kişi aynı değildir. Elimde yalnızca fırça değil, aradan geçen yıllar vardı. Hastaneler, suskunluk, kayıplar, gecikmeler, bedenimin ve zihnimin geçirdiği değişimler. Bunların tuvalde anlatılması gerekmiyordu. Yine de görünmeden elimi tutuyorlardı.
Kaybettiğim zamanı güzelleştirmek istemiyorum. Bazı yıllar gerçekten kayboldu; bazı ihtimaller kapandı. Acıya sonradan soylu bir anlam vererek ağırlığını inkâr etmek yaşanana sadakat değil. Allah’a inanmak da başıma gelen her şeyin hikmetini bildiğim anlamına gelmiyor. Bilmediğim yerde bilmiyorum. Fakat geçmişin değiştirilememesiyle geleceğin ona bütünüyle teslim edilmesi aynı şey değil.
Kesinti, son olmak zorunda değildir.
Ben rahatsızlığımı yenmiş bir kahraman değilim. Böyle bir hikâyeye açıkçası çok ihtiyacım var ama benim için daha gerçek olan, kendimi tek bir kırığa teslim etmemiş olmak. Dayanıklılık hiç kırılmamak değil; kırıldığında bile cesaretle yola devam etmek.
Gücü taşlaşmak olarak görmüyorum. Dünya bana değsin; bir insan beni etkilesin, bir kayıp canımı acıtsın, bir resim beni sarsabilsin. Fakat bunların hiçbiri bütün iç mekânımı işgal etmesin. Geçirgen kalmak istiyorum. Dağılmadan. Hiçbir şey hissetmemek dayanıklılık değil; her şey tarafından istilâ edilmek de açıklık değil.
Resme dönüş eski hayatımı geri vermedi; ama bana, eskiden olduğu gibi hâlâ yürekli olduğumu gösterdi. Bazen bir hayatın yeniden başlaması büyük bir ilanla değil, insanın bir rengin ötekine değdiği yerde yeniden merak duymasıyla anlaşılır. Benim dönüşüm biraz böyle oldu.
ARZU, DEĞER VE BENLİK
Başarıyı istiyorum. Resimlerimin görülmesini, satılmasını, iyi koleksiyonlarda ve iyi mekânlarda yer almasını, dünyaya çıkmasını istiyorum. Para kazanmak da istiyorum. Bunları saklamıyorum. Sanatçı bedensiz bir varlık değildir; tuvalin, boyanın, mekânın, zamanın ve sürdürülen hayatın maddi bir karşılığı vardır. Arzuyu inkâr etmek onu arıtmaz, yalnızca gizler.
Fakat başarının varoluşumun mahkemesine dönüşmesini istemiyorum. Bir resim satıldığında değerli, satılmadığında değersiz; bir galeri beni seçtiğinde ressam, seçmediğinde değilsem, kendimi dünyanın her an değişebilen hükmüne bırakmış olurum. Dışarıyı küçümsemiyorum. İzleyicinin, eleştirinin, piyasanın ve zamanın vereceği karşılık önemlidir. Ama hiçbiri nihai değildir. Benim kendi hükmüm de değil.
Dışarıyı dinlerim ama ona tapmam. Kendi gözümü ciddiye alırım ama son merci saymam. Bir resim iyi değilse benim olduğu için iyi ilan etmek özgüven değil, körlüktür. Vasatlıkla barışmak istemiyorum. Standardım kusursuzluk değil; canlılık ve zorunluluk. Resimdeki her şey orada bulunmak zorunda mı? Yoksa yalnızca etkileyici görünmek için mi duruyor? Resim ilk bakışta tükeniyor mu, yoksa geri çağıran bir iç gerilim taşıyor mu?
Ben Zeynep Ersen’im. Ressamım, kadınım, inanan bir insanım. Gücüm, kırılganlığım, hırsım, yanılgılarım var. Hepsi benim. Hiçbiri tek başına ben değil.
Belki kendini tanımak, daha çok tanım biriktirmekten çok hangi tanımın insanı hapsetmeye başladığını fark etmektir. Kendimden vazgeçmek istemiyorum. Ama kendimi dünyanın merkezi yapmak da istemiyorum. Benliğim gerekli; çünkü sorumluluğumu ancak bir ben olarak taşıyabilirim. Nihai değil; çünkü hayat yalnızca benim hikâyemden ibaret değil.
Bu yüzden kendimi yok ederek değil, kendimi yerime koyarak aşmak istiyorum. Ne büyüterek ne küçülterek. Kendimi hakikatin önüne koymadan, hakikatin içindeki yerimi görerek.
RESMİN SESSİZLİĞİ
Resimlerim benden çıkar ama yalnızca beni anlatmaz.
Onları bir düşünceyi açıklamak için yapmıyorum. Açıklayabilseydim, resmetmem gerekmezdi. Figürlerimde de figürün çekildiği resimlerimde de anlamı bir işarete, bir hikâyeye ya da tek bir anahtara kapatmak istemiyorum. Yüzeylerimde renkler birbirini yalnızca tamamlamaz; kimi zaman iter, örter, yarar, alttan geri döner. Çizgiler bir şeyi çevrelemek kadar o çevreyi bozmak için de vardır. Görünen, kendisini hemen teslim etmez. Ama sırf anlaşılmaz görünmek için de saklanmaz.
Güzellikten korkmuyorum. Onu süs sanmıyorum. Acıyı inkâr etmiyorum. Onu gösteriye çevirmiyorum. Beden resme girdiğinde seyredilecek bir nesneye indirgenmesin; çekildiğinde de yok olmuş sayılmasın. Çünkü bir resimde beden bazen figürdür, bazen hareketin bıraktığı iz, bazen de renklerin birbirine dayanma biçimi.
Genellikle resimde sessizlik istiyorum.
Renksizlik ya da huzur değil. Söylenebilecek olan bittikten sonra kalan sessizliği. Resimlerim çoğu zaman yoğun; fakat yoğunluk, her şeyi söylemek demek değildir. En dolu yüzeyde bile bakışın gireceği bir aralık, anlamın kapanmadığı bir yer bulunabilir. Boşluk benim için mutlaka boyanmamış alan değil; resmin izleyici adına karar vermediği yerdir.
Resim beni iyileştirmek, rahatlatmak ya da haklı çıkarmak zorunda değil. Ben ondan canlı olmasını istiyorum. Bazen huzursuz ederek, bazen büyük bir sükûnetle; fakat bakışı uyuşturmadan. İzleyiciye ne hissedeceğini buyurmasın. Yine de her anlama razı olacak kadar sahipsiz kalmasın. Biçimi kendi sınırını kursun, rengi kendi gerilimini taşısın, yüzeyi kendi hafızasını saklasın.
Ressam olarak gördüğümü olduğu gibi aktardığımı iddia etmiyorum. Seçiyor, değiştiriyor, bozuyor ve yeniden kuruyorum. Baktığım şey resme girerken benden geçiyor. Fakat resim yalnızca benim yankım olursa yetmez.
Benden çıksın. Sonra kendi hayatına başlasın.
UNUTMAMAK İÇİN
Bu metni kendime öğüt vermek için değil, unutmamak için yazıyorum. İnsan kendi hayatından öğrendiği şeyi bile unutabilir; aydınlıkta kavradığını karanlıkta kaybedebilir, bir kez aştığını sandığı yanılgıya başka bir kapıdan yeniden girebilir. Belki insanın kendisine bıraktığı cümleler bir duvar değil, yönünü kaybettiğinde seçebileceği izlerdir.
Benim izim, gördüğüyle yetinmeyen ama göremediğini kendi korkusu ve arzusuyla tamamlamayan bir bakış olsun. Hakikate yaklaşsın; onu ele geçirdiğini sandığı anda kendinden şüphe edecek kadar uyanık, karşısında küçülmeden duracak kadar cesur kalsın. Acıyı inkâr etmesin, fakat ona bir kimlik, bir ayrıcalık ya da ömür boyu oturulacak bir taht vermesin. Başarıyı istesin; yine de kendi değerini dünyanın değişken hükmüne bırakmasın. İnancını taşısın, fakat insan aklının sınırını unutarak Allah adına konuşmasın. Ve resim yapsın: Kendini anlatıp tüketmek için değil, kendisinden geçerek kendisini aşan bir şeye yer açmak için. Eğer benden geriye bir iz kalacaksa, bildiğim cevaplar değil, ömrüm boyunca vazgeçmediğim bu dikkat kalsın: Görünenin bittiği yerde bakmayı bırakmamak; fakat hiçbir zaman kendi bakışımı hakikatin son sözü sanmamak.
Varoluşumun anlamıyla ressam oluşumun anlamı aynı yerde birleşiyor: Tanıklıkta. Bana verilmiş hayata, kendi zihnime, dünyaya, insana, görünene ve görünenin kendisine yetmediği sınıra tanıklık etmekte. Resim tanıklığımın biçimi; hayatım resimlerimin görünmeyen zemini. Biri ötekini açıklamıyor. Birbirlerini değiştiriyorlar.
Bir gün Zeynep Ersen adı dünyada bir şey ifade edecekse, yalnızca bir biyografinin adı olmasını istemiyorum. Bir bakışın adı olsun: Görünür ile görünmeyen arasında kolay cevaplara sığınmadan durabilen; kendi zihnini hakikatin merkezi yapmayan ama kendi gözünü de terk etmeyen; yanılabilirliğini bilip yine de bakmaktan vazgeçmeyen bir bakışın.
Bir gün son resmimi yapacağım; hangisinin son olduğunu bilmeyebilirim. Ahirete inandığım için ölümü hiçlik saymıyorum; fakat bu dünyadaki sonları da küçümsemiyorum. Bana verilmiş olanı kullanmak istiyorum: Zihnim kırıldıysa onu terk etmek yerine yeniden kullanmak, bakışım yanıldıysa gözümü kapatmak yerine daha dikkatli bakmak, resim yıllarca sustuysa kalan ömrümü suskunluğa teslim etmemek.
Hayatımı yenmek istemiyorum. Hakikati çözmek de istemiyorum. İkisi de insanın haddini aşan arzular belki. Bana verilmiş hayatın içinde uyanık kalmak istiyorum.
Ve işte bakmaya devam ediyorum.
